Barış Tut | Futbol nedir ki?

Barış Tut, anılarından yola çıkarak Türk futbolunun değişimini yazdı. Futbol nedir ki? isimli kitabından Alsancak Stadı ile ilgili bölümü alıntılıyoruz.

Alsancak Stadı

Futbolu henüz çocukken bu denli çok sevmenizde stadyumların etkisini gözden kaçırmamalısınız. Aslında stadyumlar daha çok futbol sevgisinin köklenmesinde belirleyici rol oynar. Birileri elinizden tutup sizi futbolun mekânına götürdüğünde, gönlünüzde iz bırakan ne o günün kahramanı bir futbolcudur, ne de şahane bir gol. Stadyumun atmosferi muhtemelen o zamana kadarki en büyük heyecan yaşatır size. Bütün hikâyenin başladığı yer orasıdır. Stadyumlar bir ömürlük tutkuların kaynağındaki mabetlerdir.

İzmir Atatürk Stadı’nda içimde tutuşan futbol ateşi tüm benliğimi Alsancak Stadı’nda ele geçirmiştir. Futbolun sadece çizgilerle sınırlandırılmış bir çimenlikte belirli sayıda katılımcıyla oynanan basit bir oyun olmadığımı çarçabuk kavramamı sağlayan bütün unsurları içeriyordu Alsancak Stadı. Üç tribünü vardı stadın, kale arkalarından biri -yol tarafındaki- “bölge binası” olarak biliniyordu. Bir dizi pencere ve onların önünde gri demir parmaklıklar… Diğer kale arkasındaysa sıra sıra ağaçlar orta yükseklikte bir duvarı gizlemeye çalışır gibiydi. Duvar da futbol sahnesiyle Tariş fabrikasının arasına girerek, yaşamın soğuk gerçeklerinin oyunun ruhuna karışmasını önlemek içindi sanki.

Dikdörtgen sahanın uzun kenarlarının birkaç adım ötesinde başlıyordu tribünler. Açık tribün benim için uzun bir süre esrarlı bir yer olarak kaldı. Çünkü babamla hiç oradan izlemiyorduk maçları. Babamın tercih ettiği yer, kapalı tribünün üstündeki balkon tribünüydü. Burası da açık bir tribün olmasına karşın, kuşbakışı görme imkânı nedeniyle, haya yağışlı olmadıkça buraya girerdik. Bunun bir başka bilinçli tercihin sonucu olduğunu yine kısa zaman içerisinde anlayacaktım. En çekişmeli ve soluk kesici maçlarda bile balkonda tezahürat yapılmazdı. Geniş tribüne aralıklı olarak yayılmış izleyicilerin ortak özelliği, bir takımın taraftarı değil de futbolsever olmalarıydı. Babamın, bir takıma gönül vermiş olsa da, baskın özelliğinin futbolseverlik olduğunu açık biçimde ortaya koyuyordu balkon tribünü tercihi.

Alsancak Stadı’na, oradaki maçlara, ayrım yapmadan İzmir takımlarına tüm kalbiyle bağlı yaşlı adamlar görüyordum, her hafta sonu. Neredeyse elinizle koymuş gibi, bir önceki haftaki yerinde, bir elinde bir külah çiğdem, diğerinde siyah bir radyoyla -çoğunlukla- ayakta dikilirken rastlardınız onlara. Kapalı tribünde de bu amcalardan bulunurdu, ama onların asıl adresi balkon tribünüydü. Kapalı tribündekiler daha çok grup halinde izlerlerdi maçları. Orada hatıralar geçidi biçiminde, biraz güzel futbol da sergileniyorsa, keyifli sohbetler eşliğinde akıp giderdi zaman. Her maçtan sonra aklınızda hiç değilse bir bilgi kırıntısı kalırdı. Elli yıl önce stadın zeminin kömür tozuyla kaplı olduğunu ya da Alsancak Stadı’nın bir mezarlığın üstüne kurulu olduğunu o koca delikanlılardan öğrenmiştim.

Bu amcalar yaz sıcaklarında kafalarına gazete kâğıdından yapılmış gülünç güneşlikler geçirirlerdi. Kışınsa yağmurlukları olmaz, nadiren şemsiye kullanırlardı. Siz giysilerle sarmalanmışken, çocuk aklınızla, onlara her türlü hava koşulunun vız geleceğini düşünürdünüz. Çoğunluğa benzemeyen stadyum canlılarıydı onlar, dışarıda başka bir yaşamları olabileceğini hayal edemezdiniz.

Birinci ligde diğer kentlerde oynanan maçların sonuçlarını merak ettiğinizde, balkonda radyolu birini bulmak pek kolaydı. Babam radyo taşımayı sevmezdi ve onun gibi pek çok futbolsever de radyosuz gelirdi maça. Balkon tribününde kulağına radyosunu yapıştırmış külahlı amcalar bir haber merkezi işlevi görürdü. Yanlarında biriken insan öbeklerinden birinin kenarına ilişir sorardınız “Fener kaç kaç?” diye. Eğer şansınız varsa terslenmeden ama mutlaka ağzının kenarıyla verilmiş bir yanıta kavuşurdunuz. Kimi zaman radyolu amcanın sıkıntıyla kaşını kaldırarak ve karnından konuşarak yanıt vermesiyle yeni bir öbeğe yönelmek zorunda kalırdınız. Anlaşılan, sonuçlar amcanın totosunu yatırmaktadır, üzerine efkâr bulutu çökmüştür.

Babamla en çok Altay maçı izledik Alsancak Stadı’nda. Altay, İzmir’deki diğer takımlar arasında en az ve sakin taraftara sahip olan kulüptü. Aynı zamanda İzmir’in birinci ligdeki tek temsilcisiydi. 1970’lerin sonunda, Alsancak Stadı’nda bir Cumartesi ya da Pazar günü üst üste üç karşılaşma izleyebilirdiniz. Öğle vakti herhangi bir iddiası olmayan İzmirspor ya da Altınordu açılış maçını yapar, ardından birinci lige yükselme mücadelesi veren Karşıyaka ya da Göztepe sahne alır, en sonunda Altay assolist olarak çıkardı. Sıklıkla iki maç üst üste programına bağlı olduğumuzu hatırlıyorum. Hele İzmirspor/ Altınordu maçıyla açılmışsa perde, hemen herkes bir an önce Altay maçının gelmesini beklerdi. Altay, gerçekten de İzmir takımlarının büyük ağabeyiydi.

Karşıyaka’nın Pıtırcık Nihat’ı, Göztepe’nin Fuji Mehmet’i, İzmirspor’un Levent’i, Altınordu’nun Timur’u olsa da, İzmir’in simgesel futbolcusu, bütün kentin kahramanı Büyük Mustafa’ydı. Yetmişli yılların sonuna yetişmiş olsam da, Mustafa Denizli’nin birçok gösterisini Alsancak Stadı’nda izleme şansını yakalamıştım. Platini gibi takımını saha içinde yönetir, şortunun üzerine çıkardığı formasıyla biraz bıkkın ve bitkin görünse de, olmadık yerlerden, olmadık zamanlarda yaptığı vuruşlarla oyunun kaderini değiştirirdi. Altay’ı tutmayanların bile takdirini kazanmıştı Büyük Mustafa. Gollerine ve zarif oyununa tanıklık edenler için o hep Büyük Mustafa olarak kalacaktır.

Büyük Mustafa’nın Alsancak Stadı’nda izlediğim iki golünü unutmam mümkün değil. Bulutlu ve serin bir günde Altay Zonguldakspor’u ağırlıyordu. Biz yine balkondaki yerimizi almıştık. Konuk ekip bulduğu golle öne geçmiş, skoru korumaya çalışıyordu. Altay baskılı oynamasına karşın bir türlü aradığı gole ulaşamıyordu. Maçın büyük bölümünde sahada gezinen Büyük Mustafa, bitime az bir süre kala, kapalı tribünün önüne korner kullanmaya gelmişti. Vuruşu yapmadan şöyle bir başını kaldırıp kale önüne baktı, sonra da akıl almaz bir falsoyla topu doğrudan ağlara gönderdi. Birkaç dakika sonra bu kez açık tribünün köşesinden kullandığı kornerde topu yine ağlarla buluşturunca, Büyük Mustafa’nın sahada her şeyi yapabileceğine inandım. Altay, kaptanının iki korner golüyle maçı kazanmıştı. Daha sonra izlediğim Altay maçlarında da son çizgiye çok yakın bir noktadan attığı frikik golünü ya da taç çizgisi kenarından doğrudan kaleye gönderdiği vuruşlarını hayranlıkla izlemiştim ama o iki korner golü bir dâhiyle karşı karşıya olduğumu hissettirmişti bana.

Alsancak Stadı’na ülkenin dört köşesinden taraftarlar gelirdi. Es-Es’ler gibi tüm açık tribünü dolduranları da gördüm, Kervan Doğsanspor gibi ancak bir bayrağı köşelerinden tutacak sayıda taraftarla temsil edilenleri de. Karşıyaka ve Göztepe taraftarlarının her zamanki coşkulu tezahüratlarının çok ötesinde muhteşem bir orkestra düzeniyle varlığını kabul ettiren Eskişehirspor taraftarlarını imrenerek izledim. Maçtaki pozisyonlarla ilgili hakeme durmadan beste yapıp söyleyen Afyonspor taraftarları en matrak gruptu. İzmir’deki Afyonspor maçlarında balkondaki futbolseverlerin kahkahası eksik olmazdı.

1981 yılında, yalnızca İzmir’i ilgilendirmekle kalmayıp Türkiye’nin gündeminde ilk sıralara taşınan bir şampiyonluk yarışı yaşanıyordu kentte. Suyun iki yanında konuşlanmış taraftarlarıyla Göztepe ve Karşıyaka, birinci lige yükselebilmek için kıyasıya çekişiyordu. Sezonun sonuna doğru iki takım Atatürk Stadı’nda kozlarını paylaşacak, bu buluşma büyük olasılıkla şampiyonu belirleyecekti. Alsancak Stadı’nda sakinlikle geçen futbol eğitimimde bir üst aşamaya geçecektim artık. Son derece büyük bir gerilimle beklenen Karşıyaka- Göztepe maçına girebilme düşüncesi soluğumu kesiyordu. En mutedil mizaçlı insanları bile avucunun içine alan bir heyecan fırtınası esiyordu İzmir’de. Babam da bu fırtınadan uzak duramayacaktı elbette.

Kaynak:


“Futbol Nedir ki” adlı kitaptan – Barış Tut, Futbol Nedir ki, Sel Yayıncılık, 2006

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir